İranlı Bir Arkadaşın 80’li Yıllarda Yaşadığı Gerçek Bir Hikâye

 “Belki de bu dünya, başka bir gezegenin cehennemidir.”

Aldous HUXLEY 

Evimizin bulunduğu sokağın bir ötesinde, sadece adını bildiğim ve tanışmışlığım ya da konuşmuşluğum olmadığı yaşıtım olan bir kıza vurulmuştum. On beş yaşındaydım ve ulaşılmaz değil, ama bir kızın bir erkekle sadece konuşması cinayet sebebi olabilen bir mahallede aşkı yaşamak, imkânsızlığı kendi içinde barındırıyordu zaten. Komşu kızının da bende gönlü olduğunu biliyordum. Ara sıra mahallede karşılaştığımızda gülümser bakışıyla yanımdan geçtiğinde bunu fark ederdim hep.

Mahalle ne denli fakirse, kültürü de o denli tutucu olur yargısı ne kadar yanlış bir genelleme bilemem, ama en azından bizim mahalle için doğruluğu su götürmezdi. Mazbut bir mahallenin, mazbut ailesine mensup, mazbut bir kızının bırak bir erkekle konuşması, uzaktan uzağa bir erkeğe ilgi duymasının mahalle sakinleri tarafından fark edilmesi bile, kızın adının çıkmasına ve ‘kaşar’ damgası yemesine yol açabilirdi.

Kızın evlerinin tam karşısında, oturulacak bankı olmayan bir otobüs durağı vardı. Bazen durağa bakan evlerinin penceresi önünde onu sırf bir dakikalığına bile olsa görebilmek için saatlerce çaktırmadan evlerini gözetlerdim. En sonunda kızın kimi zaman camı siler gibi, kimi zaman dışarıya bakar gibi yapıp benimle göz göze gelmesi ve ardından gülümsemesi. O an apayrı bir tat bırakıyordu bende. Hiç bitmesin isterdim. Dünyalar benim olurdu adeta. Ona dair gözlerimde buğulanan aşkın tarifi imkânsızdı.

Adı Meryem’di. Bu sebepten Meryem adı benim için çok özel bir isim olmuştu. İsimden fazlasıydı hatta. Meryem adını duyduğum her yerde aklıma o gelir ve kalbim küt-küt atmaya başlardı.

Bir gün, yine aynı her günkü gibi durakta Meryemlerin evini gözetlerken, üç kişinin bana yaklaştığını fark ettim. “Ne yapıyorsun?” diye sorduklarında elim ayağım birbirine dolaşmış, ne diyeceğimi şaşırmıştım. “Durmuşum işte!” diyebildim sadece. “Öyle mi?” dedi içlerinden birisi. “Senin anan bacın yok mu insanların evini dikizliyorsun” dediklerinde durumun ağırlığını anlamıştım. Aralarından yaşça büyük olan, kolumdan tutup beni bir kenara çekerek, doğruyu söylersem bana bir şey yapmayacaklarını söyledi. Ben de “ya, aslında o evde bir kız var, ona ilgi duyuyorum. Kötü niyetim yok. Allah kısmet ederse ileride onunla evlenmeyi düşünüyorum” diyerek kendimce iyi niyetli bir itirafta bulundum. Adam da “peki, o kızın adı ne?” diye sorunca kısık bir sesle, “Meryem” dedim. Meryem lafı ağzımdan çıkar çıkmaz adam, kıllı sol eliyle okkalısından bir tokadı yüzüme yapıştırdı. Adamla aramızda en az iki karış boy farkımız vardı. Tokadın yüzüme değişiyle bir metre geriye itilip yere düştüm. Bir filmin trajik-komik sahnesiydi sanki yere düşüşüm. Adama göre sadece bir tokattı vurduğu, bana göre ise hayatımda hiç unutmayacağım ve aşağılamayı bir erdem sanan zihniyete karşı ömrüm boyunca kin duyacağım bir tokattan fazlası. Sersemlemiştim. Üstüm başımın tozunu silkerek ayağa kalkmaya çalışırken, zavallı bir çocuğun çaresizliği dolaşıyordu ellerimde. O halde ikisinin arkasında duran, kısa boylu, göbekli, tıknaz diğer adamın telsizle konuştuğunu fark ettim. Bu adamların Cami Çocukları olduğu her hallerinden belliydi. Cami Çocukları, İslami Devrim Değerlerini Koruma ve Yaşatma Kurumuna bağlı mahalle camilerindeki sözde gönüllü olarak ahlak zabıtalığı yapan gençlerdi. Aslında bu gençlerin gönüllü olarak çalışmalarındaki esas amaç; ilerde kamu kuruluşlarında kolaylıkla istihdam edilmeleri için referans oluşturabilmekti. Toplum içinde bu kesim genellikle ispiyoncu, yalaka, anten olarak anılırdı. Bunlara, Cami Çocukları denmesinin sebebi de bu gençlerin örgütlenme merkezlerinin mahalle camileri olmasıydı.

Her neyse ki, biri sağıma, öbürü soluma, diğeriyse arkama takılarak beni mahallemizin en eski camisi olan Möcüz Camisi’ne götürdüler. Cami avlusunda bir yığın tüyü bitmemiş Cami Çocukları arasında buldum kendimi. Dünya başıma yıkılmıştı ve ne yapacağımı bilmiyordum. Hacı dedikleri Cami Çocuklarının sorumlusu gelinceye kadar benimle alay edercesine uğraştılar. Soru biçimli aşağılayıcı cümlelerle kendilerince beni yaptığıma pişman edeceklerini düşünüyorlardı. “Sen orospu çocuğu musun? Sen ne kadar şerefsizsin? Cami’ye bunun için mi gelmiyorsun? Baban biliyor mu ne denli sapık olduğunu?”

Sorular zaten cevap alınsın diye sorulmuyordu. Ancak ağzımdan bir laf çıksın diye de uğraşıyorlardı. Bense susabildikçe susuyordum. Bir fare yakalamış kedi sürüsü tarafından itilip kakılırken, “Ağabey ne olur beni bırakın. Bok yemişim. Bir daha yapmam” diyerek, çaresizce onların bana acımalarını bekliyordum. Aniden arkadan bir tokadın yüzüme indiğini fark ettim. Ortalık bir an sus-pus oldu. Sakallı, göbekli, orta yaşlı birini karşımda görünce, “Hacı” olduğunu anlamıştım. Hacı, kurbanına yaklaşan kasap gibi doğrudan üzerime geldi ve bağırarak “bok da yemişsin, çok da yemişsin Pezevenk! Sen Ahmet Ağabeyinin namusuna nasıl göz dikersin ha?” diyerek, bana sert çıkıştı. Bense ağlayarak, “Ya, vallahi bir kez bile olsun onunla konuşmadık biz. Sadece uzaktan bakışıyorduk. Şeytana uydum Ağabey. Bir daha yapmam Ağabey. Bin kere pişmanım Ağabey. Allah aşkına bırakın beni” diyerek yalvarmaya başladım. Hacı ise, yüzüme doğru yumruğunu tutup korkutmaya çalışırken, “lan Orospu çocuğu! Kaç gündür takiptesin. Senin ne bok yediğini bilmiyor muyuz sanki” dediğinden, mevzunun uzadıkça uzamış olduğunu fark ettim. Artık elim ayağım birbirine dolaşmış sadece ağlıyordum ve ara sıra “halt etmişim. Bir daha kapısının önünden bile geçmem. Bırakın gideyim” diyordum.

Hem matrak, hem de ağlanılası anlardı yaşadığım o anlar. Bir saat şiddet, tehdit ve korkutma sonrası, ifadem alınmak üzere Azerbaycan Caddesi’ne doğru giden yolun yarısındaki polis karakoluna götürdüler. İçeriye girdiğimizde beni bir odaya götürdüler. Odada benden başka ifadeleri alınacak altı kişi daha vardı. Kaç saat beklediğimin önemi olmadığı bir odada kaygılı ve üzgün bir biçimde oturup boş-boş duvarlara bakarken, kendimi tamamen suçlu psikolojisine bürünmüş hissediyordum. Basit olay değildi galiba benimkisi. Milletin namusuna göz dikmiştim. Daha ötesi var mıydı?

Daha sonra ifade sıram geldiğinde karakol memuru adımı sordu. “Ata” diye söyleyince, “hem adın Ata olacak, hem de milletin namusuna böylesine göz dikeceksin! Oldu mu şimdi bu?” dedi. İfademde, o kıza sadece ilgi duyduğumu, bir kez bile olsun onunla konuşmadığımı ve elini tutmadığımı söylediğimde memur; “lan! Sen on beş yaşında bir ergen, beni mi kandırmaya çalışıyorsun? Sen kızın ismini nerden öğrenmişsin madem? Sen resmen her gün kızın evleri karşısında onunla oynaşıyorsun. Seni izlediklerine dair Cami Çocuklarının raporu önümde duruyor. Her akşam duraktan kızın evini dikizlediğin ve kızın da pencere önüne gelip kıçını başını sana gösterdiği burada yazıyor. Doğrusunu söyle. Kızla aranızda ne var? Söylemezsen hapse tıkarım haberin olsun” dedi.

Artık bitmiştim. Rüzgâra karşı asılmış çamaşırlar gibi hissediyordum kendimi. Savunacak durumu olmayan dünyanın en pislik insanıydım o an. Anne babam gelirse biterim diye düşünmeye başlamıştım. Memura; “ne olur babamlara haber vermeyin. Vallahi ben bir şey yapmadım. Bırakın gideyim” dediğimde, memur; “babana haber vermek mi? Sülalene haber salacağız. Senin ne denli pis sapık olduğunu herkes bilmeli ki, ona göre tedbirlerini alsınlar” diye söyleyince ağlamaya başladım.

İfadem alındıktan sonra karakol eri beni alıp nezarethaneye doğru götürürken, arkamdan o memurun, “kızı da alın getirin. Onun da ifadesini alacağız. Yarın her ikisi mahkemeye sevk edilecek” diye birilerine emir verdiğini duydum. Beni bırakacaklarını düşünürken, tam tersi işler iyice çığırından çıkmış ve gitgide çetrefilli bir hale dönüşüyordu. Korkularım, kaygılarımdan daha fazla olmaya başlamıştı. Her halde beni hapse atmasalar da kızın ailesi yakamı bırakmaz, beni vururlar diye düşünmeye başlamıştım. Ama ne yapacaktım. Sadece haykırmak geliyordu içimden ve ellerimin çaresizliğine gözyaşlarım vuruyordu.

Nezarethane girişinde, üzerinde kocaman bir defter olan masanın önünde, ayakkabılarımın bağcıklarını, kemerimi alıp, cebimde ne varsa yoksa masa üzerine boşaltmamı istediler. Cüzdanımı kontrol ettikten sonra geri verip emanet defterini imzalattılar. Artık geceyi nezarethanede geçirecektim anlaşılan. Nezarethaneye ilk girdiğimde bank üzerinde oturan ve koyu bir sohbete dalan iki kişi dikkatimi çekmişti. Yaşları benden büyüktü ve belli ki buraların müdavimleriydiler. Nitekim keyiflerini hiç bozmadan, aralarında eskiden yaşadıkları birtakım olayları kahkahalı, esprili bir biçimde birbirlerine anlatıyorlardı. Ben de ister istemez kulak misafiri olmuştum. Adam, motoruyla bir keresinde ‘Şumal’a[1] tatile giderken, yanından geçtiği arabanın içindeki bir kız dikkatini çekmiş ve arabanın peşine takılmıştı. Kız da arabanın içinden ona kaş göz oynatıp duruyormuş. Hatta ara sıra elini memelerine götürüp onları elliyormuş. Adamsa, azdıkça azmış ve kendi deyimiyle düz duvara tırmanır kıvama gelmişti.

O sırada karakol erinin kapıyı açtığını fark ettim. Getirdiği iki sandviçi oğlanlara uzattı ve “sigara kullanacaksanız, izmaritleri sakın yere atmayın” diyerek onları uyarıp ardından bana da “sen de acıkırsan, büfede sandviç türü bir şeyler var, bana parasını ver, ben sana alır getiririm” dedi ve çıktı.

Tatil hikâyesini anlatan genç beni yeni fark etmiş olmalı ki, hayırdır, buralarda senin ne işin var gibisinden bir tavırla, “kız okulları önünde, kızbazlık[2] yaparken mi yakalandın?” diye sordu. Bense kısa bir şekilde olan biteni anlatmaya başladım. Oğlan, “Hâkim sana hapis vermez merak etme. Beş on beş kırbaçla yırtarsın hatta”. Kırbaç sözünü duyar duymaz, soğuk su duşuna girmiş gibi bütün vücudum buz kesildi. Sırtım ürperdi, dizlerim titredi. Korktuğumu anlayan genç, “sen hele şükret ki, kızın ailesi sana davacı olmasın. Asıl o zaman yanarsın. Sen ne yap et Hâkim’e yalvar, yakar, kırbaçla işi bitirsin. Kırbaç, fasa-fiso. Bir iki gün sırtın acır, sonra da geçer.”

Onun için hava hoştu tabi. Zaten bu tür yerlere girip çıkmaya alışık olduğu her halinden belliydi. Ama ben o güne kadar yaşamadığım ömrümün en uzun ve en acıklı akşamını yaşıyordum. Yatsam da uyandığımda bunların hepsinin bir kâbus olduğunu görsem diyordum kendi kendime. Dayanma gücüm kalmamıştı. Bir kenara yığılıp, başımı iki elimin arasına sıkıştırarak içimdeki kopan fırtınayı seyretmeye başladım. Buraya kadarmış demek. Bu saatten sonra ne olacaksa olsun, umurumda değil gibisinden bir ümitsizliğe kapılmıştım. Hayatın bana fazlasıyla acımasız davrandığını fark ediyordum. Kızın, evlerinin durağa bakan pencereleri önünde tatlı gülümsemeleri aklıma geldikçe daha bir acıyordu kalbim. Namahrem kızın evi önünde durup bir gülümsemeyi beklersen, başına gül değil, kül serpilir diyerek kendimi suçlamaya başlamıştım. Saçmalıkla yoğrulmuş bir hayatın ezikliğinde duruyordum ve yapacak hiçbir şeyim yoktu.

Birinin bana seslendiğini duyunca telaşla sesin geldiği tarafa döndüm. Yeni bir sanığı içeriye alan karakol eri bana, “Çocuk! Çocuk!” diye sesleniyordu. Ona doğru döndüğümü görünce, “büfe birazdan kapanacak, siparişini vermezsen sabaha kadar aç kalırsın” diye uyardı beni. Ama aç değildim. Açlığı düşünecek durumda da değildim zaten. Ha şimdi, ha birazdan annemler gelecek diye bir kaygı ve endişe içindeydim. Hele bir de heyecan yaptığım kızın benim yüzümden karakolluk olması bir başka  sancı saplıyordu böğrüme. Ahlayıp, puflayıp, somurtup duruyordum. O sırada beni çağırdılar. Asıl şimdi yandım dediğim an gelmişti. Annemin yüksek sesle ağlayarak, “çocuğum nerde? Benim çocuğumun karakolda ne işi var?” söylediği sözler salonda yankılanıyordu. Elime Allah’tan kelepçe takmamışlardı, yoksa gerçekten anneme fenalık gelirdi o an. Annem beni görür görmez yanıma koşup sarıldı. O anda artık gözyaşlarımı tutamayıp ağlamaya başladım.

Anneme, ne denli suçsuz olduğumu ve Cami Çocuklarının beni ispiyonladıklarını anlattım. Annem bir dişi aslan gibi Amir’n üzerine yürüyerek, “oğlumu derhal serbest bırakın, yoksa burayı üzerinize yıkarım” dediğinde, Amir, “Hacı Hanım![3] Ben bir memurum. Çocuğu, kız mevzusu yüzünden buraya getirmişler. Aile çocuğu olduğu her halinden belli, ama ne yapalım. Yasal işlemleri yapmak zorundayız. Kızın ifadesi de alınmış zaten. Oğlunuzu alabilirsiniz ancak yarın mahkemesi olacak. Saat 11’de Adliye’de olmalısın. Hadi şimdiden geçmiş olsun” deyip, hızlı adımlarla odasına doğru yürüdü. Babam utancından karakola gelmemişti bile. “Bırakın orada gebersin. Allah bilir ne halt etmiş ki yakalamışlar” demişti.

Annemle beraber Halaoğlum Süleyman ve Ağabeyim Babek de karakola gelmişti. O akşam tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. Ağabeyimin arabasıyla eve dönerken, utancımdan kimsenin yüzüne bakamıyordum. Eve vardığımızda, babam evde yoktu. Haliyle kahveye gitmişti. Genellikle evde bir sorun olduğunda babam hep kahveye gider, akşam geç vakitlere kadar oralarda kalırdı.

Evde kimseyle fazla yüz göz olmayayım diye arka odaya geçtim. Başımın altına yastığı koyup halının üzerine uzandım. Derin bir nefes alarak, “Oh be! Sonunda evdeyim” diye içimden geçirdim. Onca sıkıntıdan sonra ev huzuruna erişmek daha bir doyumsuz haz veriyordu. Uzanıp dinlendiğim sırada oracıkta uyuya kalmıştım. Sabah uyandığımda üzerimde bir battaniye vardı. Annem konuşmak için odaya geldiğinde, benim uyuduğumu görünce üzerimi battaniyeyle örtmüştü. Sabah erkenden öbür odadan babamın sesini duydum. “Uyanın artık! Öğlen oldu, siz hala uyuyorsunuz” diyerek herkesi uyandırmaya çalışıyordu, her sabah yaptığı gibi.

Babam her sabah saat beşte uyanırdı. Mahallemizdeki çörekçi’[4]den beş çörek alıp eve bıraktıktan sonra camiye giderdi. Daha sonra gelir evdekileri uyandırıp hep beraber kahvaltı yapardık. Aile fertlerinden kim olursa olsun, akşam kesinlikle evde olmalıydı. Dışarıda akrabaların evinde herhangi bir sebepten dolayı kalmak bile yasaktı.

Ne çok geceyi halamlarda, teyzemlerde kalayım diye ağladığım olmuştu. Bazen erkenden uyuyup derin uykudaymışım gibi yaptığım olmuştu bile, ama yine de babam kucağına alıp eve getirmişti her defasında.

Altı çocuklu ailemizin üçüncü çocuğuydum ve toplamda iki kız, dört erkektik. Büyük Ağabeyim Babek, solcuydu ve İslami Devrimi’nin ilk yıllarında İran Komünist Partisi’nin propagandasını yapmaktan hüküm giymiş ve iki sene yatmıştı. Çıktıktan sonra artık siyasi işlerle uğraşmaktan vazgeçmiş, evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Ama hala içinde kalan bir şeyler olacak ki, odasındaki geçmişten kalma kitaplarını ve şarkı kasetlerini atmaya kıyamamış, kendi tek gözlü özel dolabında saklamıştı. Diğer Ağabeyimse Müslüman Halk taraftarıydı ve dini liderleri, “Şeriatmedari” öldürüldükten sonra her ne kadar siyasi faaliyetlerini bırakmış olsa da yine bulunduğu her ortamda İran İslami rejime ve dini lider Ayetullah Humeyni ve diğer önde gelen dini-siyasi kişiliklere ağız dolusu küfürler söylemekten ve onların savunduğu dini kabul etmediğini açıkça dile getirmekten çekinmezdi. Bir hastanede yardımcı sağlık personeli olarak çalışıyordu ve sırf bu küfürbazlığı yüzünden terfi etmemiş ve yerinde saymıştı. Gerçi devlet ve özellikle dini şahsiyetlere kamusal alanlarda küfretmek yasalara göre suçtu. Ancak Ağabeyimi bu yüzden tutuklandığını asla duymadım. Her halde mahalle delisi gibi görüyorlardı onu. Biraz da öyle bir yanı vardı haliyle.

Evde benim olayımdan haberleri olan sadece bu iki Ağabeyimdi ve onlar da hiçbir şey olmamış gibi davranıp asla yüzüme getirmiyorlardı. Ama yine onların karşısında fazlasıyla utanıyordum.

Mahkeme denilince, aklıma hep filmlerde ve özellikle Amerikan filmlerinde görülen mahkemeler gelirdi. Hayatımda ilk kez mahkemeye çıkacağım için oranın nasıl bir yer olduğunu merak ediyordum. Ağabeyimin arabasıyla gittik. Arabada annem ve halaoğlum Süleyman da vardı. Yol boyunca halaoğlum bana öğüt niteliğinde bir şeyler anlatıyordu: “Bak oğlum! Hâkimle karşılıklı diyaloga girme! Olayı tamamen inkâr et, hepsinin komplo olduğunu söyle. Zaten mahkemede Cami Çocuklarının raporu geçmez. Asıl olan senin ifadendir. Sen de inkâr et”. Ona, “Benim inkâr edecek bir durumum yok ki, zaten kızla herhangi bir ilişkim olmamış ki. Yaptığım bir şey de yok” dediğimde, kafasını kafama tokuşturup; “ya, ne kadar safsın çocuk! Bu adamlar seni yapmış olduğun değil, yapmak istediğin bir fiilden ötürü yargılayacaklar. Ola ki, ilişki söz konusu olsaydı, işin rengi değişirdi. Oysa şimdi seni milletin namusuna göz dikmekle yargılamaları söz konusudur,” demişti.

On beş dakikada Adliye’ye gelmiştik. Adliye kapısının önü oldukça kalabalıktı. Artık bütün vücudum titremeye başlamıştı. Öyle ki, kulaklarım bile zor duyuyordu. Güvenlik memuru, üstümü arayıp Adliye binasına yönlendirirken, birkaç kez aynı sözü tekrarlamak zorunda kalmış ve hatta bir defasında, “sen Türkçe bilmiyor musun? Yoksa Fars mısın?” diye sormuştu. 305. Duruşma Salonu, Adliye’nin üçüncü katındaydı. Salonun önünde, sanık yakınlarının oluşturduğu bir kalabalık vardı. Eli kelepçeli birinin duruşma salonundan çıkarıldığını gördüm. Yüzüm korkudan bembeyaz olmuş, dudağımı ısırmaya başlamıştım. O sırada annem Mahkeme Kalemi’nden duruşma dosyasını alırken gördüm.

Kızın ailesi gelmemişti. Hükümden çok, asıl, kızın ailesinin beni görünce verecekleri tepkiden korkuyordum. Halaoğluma dönüp lavaboya kadar gideceğimi söyledim. Elimi yüzümü yıkamaktan ziyade, o ortamdan bir nebze olsun uzaklaşmak için lavaboya gitmek istemiştim. Kata döndüğümde duruşma salonunun önünde annemi, kızın babasıyla konuşurken gördüm. Yanlarına gitmeye cesaret edemeyip, olduğum yerde öylece kala kaldım. Mübaşir, “dosya sahibi Ata Zamanlu ve Meryem Ümidvar” diye seslenince gitmek zorunda olduğum halde, gitmemek için direniyordu ayaklarım. Annem telaşla etrafa bakındı ve uzaktan beni görünce eliyle işaret ederek, “hadi gel, adın okundu” diye seslendi. Kalabalığın içinden salonun kapısına doğru hızlı adımlarla ilerledim. Yalınayak ateşin içinde yürüdüğümü hissediyordum. O sırada annem hızlı bir şekilde, kızın babasıyla konuştuğunu ve ona, “yanlış anlaşılma gibi bir durum olmuş, bu yüzden sizden özür dileriz” dediğini ve onun da, “asıl suçlu olan, bu pislik Cami Çocuklarıdır zaten. Varsa öyle bir durum, bize haber vermeliler. Biz kendi aramızda hallederdik. Bu ne rezalet. Ayıp yaptıkları, ayıp” dediğini söyledi. Kız tarafının bu denli anlayışlı olması bir nebze olsun rahatlamıştı beni. Hatta o an “işte müstakbel kaynatama da bu yakışır” demiştim kendi kendime.

Molla hâkim, daha önceden hazırladığı ve dosyaya eklediği suç tebliğini okumaya başladı:

“Mahalle camisi çocuklarının raporu ve şikâyeti üzerine Bay Ata Zamanlu ve Bayan Meryem Ümidvar, İslami şeriat yasaları ve İran İslam Cumhuriyeti’nin Cezai Hukuk Yasası’nın İslami Ahlak ve Toplumsal Namusluluk başlıklı 637. Maddesine göre suçlu bulunmuşlar ve caydırıcı ceza olarak 30 kırbaç vurulmalarına hüküm verilmiştir. Bu hükmün uygulanması mahalle karakolunun yetkisinde olacaktır.”

Hâkim kararı açıklayınca kız oturduğu yerde bayılıp düştü. Kızın babası bu durum karşısında sinirlerine hâkim olmayıp, Hâkime de yargı sistemine de sövüp saymaya başladı. Hâkim’se, kızın babasının susmasını ve kanun karşısında saygılı olmasını istedi. O sırada ben, başımı eğmiş, alttan-alttan kıza bakıyordum. Annem de o sırada kıza su içirmeye çalışıyordu.

Hâkim, salonu terk etti. Mübaşir, kızın babasının yanına yaklaşarak; açıklanan kararın caydırıcı olduğunu ve karakolların genelde bu kararı uygulamadıklarını söyledi. Bu nasıl bir sistem, bu nasıl bir zihniyet anlayamıyordum. Bu insanların derdi ne, onu da bilemiyordum. İlk defa tanışıyordum adaletin kendisiyle ve neyin nasıl olması gerektiğini de bilmiyordum zaten. Öyleyse böyledir demek, yapacak bir şey yok dedim kendi kendime. Ardından bize verilen karar dosyasını karakola götürdük. Yolda giderken, kendimce bir kahramanlık yapma tahayyülü içinde, kıza kırbaç vurmak isterlerse izin vermem, hepsini bana vurun derim. Hatta daha da iyi oldu, böylece kızın gözüne girebilirim diyordum kendi kendime.

Karakola geldiğimizde Ağabeyim kızın babasıyla birlikte karar dosyasını karakol amirine vermek için onun odasına geçtiler. Odaya girmeleriyle çıkmaları bir oldu. Odadan çıkışta Ağabeyimin kızın babasıyla bir şeyler konuştuğunu fark ettim. Daha sonra Ağabeyim yanımıza geldiğinde anneme; “Amir’e karar dosyasını verdik, o da sağ olsun, kırbaç vuruldu diye rapor yazarız dedi” diye anlattı. Ardından bana dönüp; “Hadi eve, bir daha kızın kapılarının önünden geçmeyeceksin. Anladın mı?” diyerek karakolun çıkışına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Biz de arkasından yürümeye başladık.

Karakoldan çıktığımızda yaşadıklarımın ne kadarı şaka ne kadarı ciddi olduğunu anlamaya çalışıyordum. Şimdiler geriye dönüp baktığımda, hayatın basit olduğu kadar, çelişkili ve karmaşık olduğunu daha çok fark ediyorum. Bu arada o kız ne oldu derseniz, o günden sonra bir daha görmedim…

SON

[1] Kuzey anlamına gelen “Şumal”, halk dilinde özel isim olarak, İran’ın kuzey bölgesinde yer alan ve Hazar Denizine kıyısı olan illeri tanımlamakta kullanılır.

[2] Kıza laf atan tiplerin yaptığı işe kızbazlık denir. İran Türkçesinde pek yaygın olan ve yapan, uğraşan anlamında olan “baz” eki, bir eylemin sürekli tekrarlanması durumunda kullanılır. Türkiye Türkçesinde, cambaz, düzenbaz, küfürbaz gibi sözcüklerde kullanılmaktadır.

[3] İran’da resmi kurumlarda genellikle yaşlı bayanlara kullanılan bir hitap şeklidir.

[4] Çöreğin pişirildiği yere denir. Çörek veya diğer eski adıyla “Sengek”, İran Türklerinin geleneksel ince, uzun pide tarzı unlu ürünüdür.