asylum

Sığınmacılık sürecinde değişen Kadın rolü:

Topluma Dâhil Olma ve Ses Çıkarma Süreci Olarak Sığınmacılık

                                                     ”Güçsüz, her zaman adalet ve eşitlik ister, oysaki bunlar                                                                 güçlünün umurunda bile değildir.”
Aristoteles

Toplumsal eşitsizlikler bireyleri toplumdan ayrıştıran etken nedenlerden biridir. Toplumsal eşitsizlikler yalnızca sınıflar arasında değil, aynı zamanda etnik gruplar ve cinsiyetler arasında da vardır. Endüstrileşmiş ülkeler bu sorunu belli ölçülerde dengelemeyi başarmıştır. Dolayısıyla zorunlu göç biçimi olarak “Sığınmacılık, toplumsal eşitsizliğin hat sayfalarda olduğu bir Siyah Kıta, bir Üçüncü Dünya sorunu olarak ortaya çıkmaktadır (Korjan, S: 17)[1]”.

Bu bağlamda cinsel ayrımcılık, sosyal ve kültürel önyargılardan kaynaklanan baskı ve zulüm, insancıl hukuk ve insan hakları ihlalleri, gayri insani ve küçültücü muamele, kişi özgürlüğü ve güvenliğine yönelik tehdit ve tehlikeler, kadının bedensel ve ruhsal sağlığını bozan geleneksel zararlı uygulamalar, cinsel istismar ve şiddet Siyah Kıta ve Üçüncü Dünya kadınlarını ülkelerini terk etmeye zorlamakta ve onları başka ülkeye sığınmaya mecbur kılmaktadır. Bu anlamda sığınmacılık süreci, “umurunda olmayan” konumda olan güçlü yerel otoriteyle karşıtlıklar içeren ve bu doğrultuda yeni çıkış yolları öneren bir süreç olarak tanımlamak mümkündür.

Yirminci yüzyılda kadın göçünün artması yeni bir terimin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Göçün Kadınlaşması tabiriyle tanımlanan bu süreç, erkek merkezli bakış açısından sıyrılmış kadınların bağımsız birey olarak karar vermeleri üzerine bir vurgudur. Nitekim Susan Martin’in belirttiği gibi toplumsal, ailesel ilişkiler ve istihdam deneyimleri açısından göç son derece toplumsal cinsiyet temelli bir olgudur çünkü hem erkek hem kadın göçmenlerin göç deneyimleri cinsiyete bağlı hiyerarşik ilişkilerle şekillenir ve yeniden üretilir (Aktaran, Çakmak, S: 56).

“Değişme” göreceli bir kavramdır ve her değişme, gelişme anlamına gelmeyebilir. Sığınmacı kadın için değişimin başlangıç noktası, sığınmacılık öncesi nasıl bir hayat sürdürdüklerinin eleştirilebilir yönlerini keşfetmesidir. Bu bağlamda sığınmacı kadını, Jackie Huggins’in de belirttiği gibi: “Bir de sorumluluk (hesap verme) ve muhafaza etme sorumlulukları (Huggins, S:28)[2]” olan yerli kadın figüründen sıyrılmaya çalışmakta olan birey olarak nitelemek mümkündür.

Nitekim Türkiye’de sığınmacılar üzerine yapılan bir araştırma sonuçlarına göre; “Kadınlar da bütün sığınmacılar gibi, baskı, zulüm ve korku içinde oldukları için kaçmaktadır. Ancak kadınlar, erkeklerden farklı olarak 1951 Sözleşmesi’nde özel olarak yer verilmeyen toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, sosyal ve kültürel önyargılardan kaynaklanan baskı ve zulüm, geleneklerle ilişkili bedensel ve ruhsal sağlıklarını bozan zarar verici uygulamalar, cinsel istismar, cinsel şiddet, aile içi şiddet gibi esas olarak kadın olmalarından kaynaklı zulüm ve baskılardan kaçmak için de ülkelerini terk etmek ve başka bir ülkeye sığınmak zorunda kalırlar (Akkaya, 2002;77)[3].”

Bu anlamda sığınmacı kadın, tipik bir sığınmacı zihniyetinden hareket ederek “özgürlük” -henüz bu özgürlüğü kimin kazandığı tam olarak belli olmamakla birlikte- hülyasıyla sürece başlamış olur. Bu nedenle genel bağlamda özgürlükten yana bir duruş sergilerken sığınmacı kadın kendini “modernist” kadın olarak yorumlamaktan haz almaya başlar. Aslında bu hazzın arkasında, bazen de ülkelerinde kalan bir bakıma “gelenekçi” mahiyetinde öteki kadınlara yönelik ironik bir aşağılama duygusu yatmaktadır. Gerçi bunu açıktan dışarıya vurmaktan kaçınır ancak sığınmacılık nedenlerini ortaya koyduğu sırada yerel kültüre ve iktidara karşı yönettiği eleştiri mahiyetinde bazen uydurmaca bazen sulandırılmış dramatik hikâyelerde bunu dolaylı biçimde dışa vurur.

“Modernliğin aile yaşamında başta kadınlar olmak üzere günlük hayata getirdiği kazanımlar olmuştur. Kadın sığınmacılara göre; boşanmaları, tek ebeveynli çocukları, çocuklardaki ruhsal rahatsızlıklar, hatta aile-içi şiddetteki artış yerel baskın kültürün birer ürünüdür. Çalışma ve kamu hayatına etkin katılım sığınmacı kadınlara, ülkelerinde kaldıkları sürece özellikle kadına mutluluk getirmeyeceği; çalışan kadının suçluluk duygusu, aşırı sorumluluk yüklenme, zihinsel ve bedensel yorgunluk, hem evcimen hem çalışan kadın olma statüsüyle heder olacaklarını dile getirmektedirler (Göka, www.zaman.com.tr)”[4].

Öte yandan gerçek şu ki, bu iki karşıt yaşama tarzında (modern ve geleneksel) kendilerini bulan kadın sığınmacılar, nerede yerleşik olurlarsa olsunlar, değişik alanlarda gelenekçi gördükleri kadınlara benzer tavırlar sergileyebilir, aynı tarzda giyinebilir, aynı takımı tutabilir, aynı milli duyguları taşıyabilir ve hatta aynı dini kimliğe sahip olabilirler. Ancak aralarındaki farklılık en çok baskın kültürün dayattığı kadınlık rolünden kaçabilme ve yeni çıkış yolları bulabilme eyleminde saklıdır. Böyle bir etkinlik kadınlığın yeniden tanımlanması ve esas etkilerinin yeniden şekillendirilmesi mücadelesinde farklılıkların mutlak olarak tanımlanmasını gerektiren bir toplumsal değişim için önkoşuldur. Kadın sığınmacı, Audre Lorde’un cümleleriyle ifade etmemiz gerekirse, şöyle bir yorumu benimsememesi işten bile değildir:

“Dünyamızın geleceği kadınların, farklılıklar etrafında yeni iktidar tanımları ve yeni bağlılık örüntüleri geliştirmesi yeteneğine bağlı olabilir. Eski tanımlar ne bize ne de bizi besleyen dünyamıza bir fayda sağladılar. Eski örüntüler bizi, ilerlemeye öykünmek için ne kadar zekice düzenlenirlerse düzenlensinler, o eski değiş tokuşların, o eski kabahatlerin, nefretlerin, karşılıklı ithamların, dövünmelerin ve şüphelerin makyajlanmış tekrarlarına mahkûm kılmaya devam ettiler (Lorde, 1984: 123).[5]

Sonuç Yerine

Son on yıllar içinde kadın üzerine düşünceler birçok değişikliğe uğramış ve geniş anlamlar kazanmıştır. Butler’a göre cinsiyet, bir performans eylemidir. Ona göre cinsiyet terimlerinin arkasında her hangi bir cinsel kimlik bulunmamaktadır (1990. S: 25)[6].

Göçmen kadınlar geçtiğimiz yarım yüzyılda “ötekiliğini”, “modernliğini” hatta kimi zaman “mağdur kadınlığını” Göçle birlikte dile getirmiş olmuştur. Bu bağlamda Değişen kadın göç eder yoksa göç, kadını değiştirir sorusunun cevabı ne olursa olsun göç hareketi, kadınların hayatlarında değişmeyi sağlayan/pekiştiren etken olagelmiştir. Köyden şehre inmek her ne denli bir değişim hareketi ise doğudan batıya gitmek onun daha fazlası bir değişimi temsil etmektedir. Kadın sığınmacılar için göç ve bu doğrultuda sığınmacılık özgür olabilmek, mutlu olabilmek veya huzurlu olabilmek anlamına gelmektedir. Bu anlamlandırma ne kadınların konumlarında radikal değişiklikler yaratabilecek kadar önemlidir ne de önemsiz denilecek kadar etkisizdir.

Bu bağlamda sığınmacılık kadın rolünde olan birisi için, bir bakıma kadınlık ve bir nevi annelik rolünün tamamen yeniden tasarlaması sürecidir. Nitekim Sığınmacı kadınların sığınma nedenleri olarak ortaya koydukları aile-içi erkek şiddeti sonucunda sakatlanma ve ölüm riski,  cinsel suç mağdurluğu, çocuk denecek yaşta evlendirilme, cinsel yönelim ve din değiştirme gibi nedenler –ki bunların her biri çok ciddi, üzerinde çok düşünülmesi gereken iddialardır ve hiç de yabana atılır cinsten değiller- Kadın özgürlüğü, özellikle kadının çalışma ve kamusal hayatta var alma hakkını ön plana çıkarmaktadır. Bu toplumsal eşitsizliğin farkındalık sürecidir ve bu süreçle birlikte kadın, eş olacak erkeği bırakıp tek başına hayata atılması ve üçüncü bir ülkeye mülteci olarak gitmesi için ikinci bir ülkeye sığınması yolunda ülkeyi terk eder ve bu ayrılış bir nevi baskın kültüre de bir büyük hayırdır. Bu durumda sığınmacı kadının tek arzusu, kendisi ve varsa çocukları için daha özgürlükçü ve tabi korunaklı bir ortam yaratılmasıdır aslında. Bu aşamada kadın artık topluma dâhil Olma sürecine başlamış bulunuyor. Bu toplumda koşullar ne olursa olsun eski toplumdaki koşullara nazaran daha esnek ve daha pozitif öğeler barındırmaktadır.

İnsanlar kendi durumlarıyla ilgili olarak her zaman koşulları suçlar. Ben koşullara inanmam. Bu dünyada yol alan kişiler, ayağa kalkıp istedikleri koşulları arayan ve bulamadıklarında yaratan insanlardır. 

George Bernard SHAW

KAYNAKÇA

AKKAYA, Ayşe (2002), “Mülteci Kadınlar ve Sığınmacı Kadınlar”, Toplum ve Hukuk Dergisi, 2 (4) 75-83

BUTLER, Judith (1990), “Gender Trouble: Feminism & the Subversion of Identity”, New York, Rutledge.

BUZ, Sema (2007), “Türkiye’deki Sığınmacıların Sosyal Profili”, Polis Bilimleri Dergisi Cilt:10 (4).

CHANDLER, Mielle, 1998, “Emancipated Subjectivities & Subjugation of Mothering Practices”, Redefining Motherhood: Changing Identities& Patterns, Eds, Sharon Abbey& Andrea O’Reily, Ontario: Second Story, 270-86.

ÇAKMAK, Sermin, (2010), “Değişen Hayatların Görünmez Sahipleri: Göçmen Kadınlar”Fe Dergi 2. no 2

GÖKA, Erol (2012), “Modern Hayatta Değişen Anne Baba Rolleri”, www.zaman.com.tr. Erişim Tarihi: 15.01.2014

PERVANE KORJAN, Mehdi (2011), “Kastamonu’daki İranlı Sığınmacılara Dair Etnografik Bir İnceleme”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi.

[1]KORJAN, P. Mehdi (2011), “Kastamonu’daki İranlı Sığınmacılara Dair Etnografik Bir İnceleme”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi.

[2] Huggins, Jackie (1998), Sister Girl, Brisbane: University of Queensland Press.

[3]Akkaya, A. (2002). Mülteci Kadınlar ve Sığınmacı Kadınlar. Toplum ve Hukuk Dergisi, 2 (4) 75-83

[4] Göka, Erol (2012), Modern Hayatta Değişen Anne Baba Rolleri, www.zaman.com.tr.

[5], Lorde, Audre (1984), Sister Outsider, Freedom, CA: The Crossing Press.

[6] Butler, Judith, 1990, Gender Trouble: Feminism & the Subversion of Identity, New York, Rutledge.