guilt

BAĞLILIKLAR: ÇIKAR BEKLENTİLERİ, AHLAKİ ZORUNLULUKLAR VE SUÇLULUK HİSSİ: FOTİ BENLİSOY OLAYI ÖRNEĞİ

“Ben ile ideal arasındaki çatışmalar… temelde gerçek olan ile psişik olan ve dış dünya ile iç dünya arasındaki zıtlığı yansıtır.”

Frued

      “Aslında insanların oldukları ya da olmak zorunda kaldıkları bir şey vardır, ama bu ne bir öz, ne de enikonu bir şeydir. Bu, kişinin olabilirlik ya da potansiyel olarak varoluşunun basit gerçeğidir (Aktaran Butler, S: 125) .[1]

Bu yazı, modern toplumun insanları arasında oluşan bağlar sonucu birbirlerine nasıl duygusal taahhütlerde bulundukları, bu taahhütler bozulduğunda neler yaşanabileceği üzerine Foti Benlisoy örneğinden hareketle deneme babında yeniden düşünmektir. İşin başlangıç noktası duygusal bağların nasıl ahlaki bir zorunluluk kisvesine bürünerek beklenti mahiyetinde toplumsal bir biçim aldığıyla ilgilidir. Diğer bir ifadeyle birisinin beklentilerinin suya düşmesi babında aldatılma hissine kapılması ve bunun sonucunda karşı tarafa yönelik bir genelleme suçlamalarda bulunması bir duygusal bağın nasıl ahlaki bir zorunluluğa dönüştüğünü göstermekle birlikte toplumsal anlamda oldukça muhtemel bir davranış biçimi olarak algılanması ayrı bir meziyet katıyor ona. İndirgemeci bakışta bu olay şöyle algılanabilir: bu tür olaylar hep merak uyandırır insanlarda. Bu nedenle belki de insanlar dövüşlü kavgalı sahneleri hiç kaçırmak istemezler. Bu sahneler aslında dokunaklı yanlarının yanı sıra bir nevi başka insanlara aktarabilecek dedikodu malzemelerini de sağlamaktadır. Ancak işin derini asla böyle olmayabilir; Genellikle ilişkilerde ve özellikle bu ilişkide var olması düşünülen ahlaki kural şudur; uzun vadeli düşünülen hiçbir ilişki sadakatsizlikle yani sadakat olmadan yürütülemez. Sonuç itibarıyla duygusal bağların bir de siyasal yönleri vardır. Siyasallaşan duygulardan bahsediyoruz bir nevi. Bu bağlamda böylesi duygular bir nevi kendi özgürlüklerini kısıtlarken genellikle bazı beklentiler/çıkarlar doğrultusunda başka birisiyle bağ oluşturulması gözlenir. Oysaki bizatihi bu eylem tamamen toplumsal biçim türüne dönüşmüş bir cinsel yalnızlığın dışa vuruş hali olarak görüldüğünde –ki genellikle erkek rollerinde gözlenir- çoğu zaman insanların doyurucu duygusal ilişkiler kurma gereksinimleri yatakta son bulması gerekir. Bu evreden sonra ortaya çıkan sadakat ise –ki genellikle kadın rollerinde gözlenir- tam da bu son bulma halini tekrarlama haline dönüştürme çabasıyla ilgili bir görevi üstlenmektedir.

Richard Sennett tabiriyle söylersek: “Bağ” sözcüğünün ikili bir anlamı vardır: bağ bir ilişkiyi ifade eder, öte yandan bağımlılık sözcüğünde olduğu gibi bir sınırlamadır (1992, S: 14)[2].”

Aslında kişisel gibi görünen bu olayda bir nevi günlük hayatta yaşanan birçok olayın örneği görülmekte ve pek acınaklı olay gibi durmuyor (o denli acınaklı olaylar yaşanıyor ki bu olay “salla gitsin” duruyor). Ama acınaklı görülmemesinin nedeni bu olayın sıradanlanmşlığıyla alakalı değil belki tam da yaşanmış diğer olaylar gibi durmadığının nedeni bu olayın, kamuoyuyla paylaşılabilme ve kamuoyunda merak uyandırabilme gibi bir özellik taşımasıyla ilgilidir. Nitekim bu durumda kadın tarafı temsil eden rolün; kimine göre yaşanan dramı ve kimisine göre mağdurluk senaryoyu sosyal medyada paylaşmak istemesindeki amacı, bu olayın ibret aynası olarak öğretici yönlerini ortaya koymaktan ziyade bu dramı yaşatan karşı tarafa, yaşanan acının ne denli büyük olduğunu kanıtlamaktır. Eminim, hiç kimse bu durumlarda adaletli olamaz ama her halükarda kendince adaletin icrasını ister. Bilindiği üzere, adaletin icadı toplumda adaletli bireylerin oluşmasını gerektirmez. Burada kendini mağdur ve korumasız hisseden bir şahısın üstün bir değeri koruma adına aynı devletlerin yaptığı gibi özel hayata bir müdahalesi söz konusudur. İşte burada “Judit Butler”ın ortaya koyduğu kavramlar anlam kazanır.

Butler’a göre; “Bunun anlamı, yasanın herhangi bir şekilde eleştirel açıdan ele alınmasına öncel olan, yasayı çiğneyen biriyle özdeşleşip bir kimlik seçme umudu içinde yasaya doğru dönüşülmesinde örneklenen bir tür yasaya karşı açıklığın ve savunmasızlığın bulunduğudur (Butler, S: 104).[3]

Savunmasızlık hissi bir nevi yaralanabilirlik ve zedelenebilirlikle ilişkili bir mefhumdur. Bu olayda reddedilen bir figür var. Reddedilmek bir nevi beklenti kaybına yol açar. Şöyle tahminle devam edebiliriz: “ötekiyle yaşanan ve öteki kaybedildiğinde akim kalan beklenti, kavgayı sürdürmenin bir yolu olarak yeniden farklı türden ortaya çıkar. Aslında ötekine yönelik öfke, kayba neden olan yalanla birlikte kuşkusuz şiddetlenmiştir. Bu anlamda Freud’un hüzünlenilmiş ve hüzünlenilmemiş kayıp (kayba yol açan yalan veya gerçeği saklama) üzerine düşünceleriyle bir insanın ancak büyük bir matem tutabilecek beklentiler kaybı arasında bazı yakınlıklar kurmak mümkündür. Bu olay yalan bir ilişki kaybı üzerinden çıkagelmiş ve bir “ama ben onu doğru bulmuştum” ve “hayıflanıyorum, giden günlerime yazık” veya “böyle birini sevmiş olamam” telaffuzunun arkasında saklanan bir intikam duygusuyla alevlenir. Bu aşamada söylenilen her söz, inkâr etme olasılığını gizler ve “ben”in, kuruluşunu bu katı hayali imkânsızlığa ve onun tarafından temellenen dışta bırakma sürecine dayandırılmış gibi gerçekleşir. “Eğer bir aşk melankolisini bu şekilde anlarsak erkek arzusunun bir suçluluk kaynağı haline gelmesine yol açan “HEPİNİZ BÖYLESİNİZ İŞTE” sözünü anlayabiliriz.

KAYNAKÇA

BUTLER, JUDİTH (2005), “İktidarın Psişik Yaşamı”, Çev. Fatma Tütüncü, İstanbul: Ayrıntı

FREUD, SİGMUND (2013), “Ben ve O”, Çev. Oya Kasap, İstanbul: Tolos

SENNETT, RİCHARD (1992), “Otorite”, Çev. Kamil Durand, İstanbul: Ayrıntı

DİPNOT:

[1] Butler, Judith (2005), İktidarın Psişik Yaşamı, Çev. Fatma Tütüncü, İstanbul: Ayrıntı

[2] Sennett, Richard (1992), “Otorite”, Çev. Kamil Durand, İstanbul: Ayrıntı

[3] Butler, Judith (2005), İktidarın Psişik Yaşamı, Çev. Fatma Tütüncü, İstanbul: Ayrıntı